Bazı şeyleri ne kadar ve ne şekilde anlatırsak anlatalım,anlattığımız kişi ve ya kişiler anlattıklarımızı sadece anlamak istedikleri,anlayabildikleri,anlayabilecekleri kadar ve şekilde aldığı,algıladığı için bizim ne verdiğimiz pek ehemmiyetinden uzaklaşmış bir anlatım,onlara görede anlatımsızlık(anlaşılmazlık) doğuruyor.
Aynı şeyi söyleyip birde üstüne basit ama örneklendirilmiş(onların hoşuna gitmeyen) birkaç kelime eklediğinde dakika geçmeden tuhaf bir şekilde görüpte şaştığın,anlam vermeye çalışıp veremediğin bir "sen" sendromu baş gösteriyor kişilerde.Hemen gruplaşıp kendilerine uymayanı dışlama ve güç birliği yapıp o "sen" tehlikesine karşı taarruz denemeleri ve kelimeleri sıralanır oluyor.
Aynı rengin peşinden koşanların onlarca,yüzlerce senedir yaptığı ve düştüğü tuzağa,tekerrürün acımayan kumpaslarında yeniden,yeniden,tekrar ve yeniden istavritin sıyırtmaya tav olup takıldığı gibi takılmacaların bitmezliğinde boğulmaları kısaltıyor ömrümü.Çünkü vaktimi çalıyor sürekli hayatlarda ve hayatlarımızda oluşları...
Boşuna tükenişleri nefeslerin alınıp,verilişleri bir yerde ve düşüncelerin sınırsızlığında nefessiz kalışlar.Sen ne anlatırsan anlat onların anladığı ve kabul ettiği kelimeleri seçmiyorsan.Ve yine boşuna tüm iç çekişlerinle biriktirdiğin sabrın,çünkü bilirsinki selametsiz olacaktır.
Uzar gider..
30 Haziran 2010 Çarşamba
24 Haziran 2010 Perşembe
beyin fırtınası!
iyi ve kötü arasında bir döngüde geçiyor ömürlerimiz.
ve zaman zaman en iyi ile en kötü arasındaki incecik çizgiye basarak yürüdüğümüz zamanlarda düşünüyoruz bazı gerçekleri.sağını,solunu,önünü,arkasını görmek bir an için bile olsa huzursuz ediyor.tuhaf bir sıkıntı doğurduğu gibi birde daha tuhaf duygular ve düşünceler içine sokuyor insanı.çevremdeki insanlar ve onların çevresindeki insanlar ve de onlarında çevresindeki insanlar..kısaca biz,hepimiz..şikayet edilen,şikayet ettiren ve şikayet ettirilen tümlüğün içinde birer esas oğlan ve esas kız rolünde olduğumuzu kabul edip,etmemek arasında bir sırat köprüsündeyiz belkide.bu sefer sağı,solu,önü,arkası daha belirginleştiği zaman kendi tabirimle: "zombileşmek" başlıyor.yani ölüp tekrar dirilmek ve ya ölüp ölü olarak yaşamaya devam etmek.her fasılda bir yara alıp kan kaybetmemek..içinde ödemleşip,yoğunlaşıp dışarı akamayan garip ve iğrenç sıvının rahatsızlığı..kaşarlanma zorunluluğu doğuyor hayatlarımızda ve kimilerimiz buna adapte olamıyor.güpe gündüz bir gece lambası kadar ayyukta bir belirginlikte parlıyor paniklemelerimiz.anlamını bilmediğimiz ve aslında belki bilmemiz bile gerekmeyen arayışların ve sürüncemelerin kavramsal çatışmaları arasında buluyoruz kendimizi.üstüne geldimi birde bu.hadi hayırlı olsun.şahtık sahbaz olduk!!
mecburiyetler ve mecburmiyetler (dil katliamı yaptım evet) savaşında bir taraf seçme lüksü yaratılıp,sunuluyor bizlere.ama unutulan bizlerin bunu isteyip istemediğimiz.hangimiz sahip olduğumuz bizi biz yapan doğumdan gelen şeyleri bilerek geldikki dünyaya? ya da hangimiz ah keşke demedi sahip olduğumuz bazı şeyler için? şimdi birde: ya sahip olmadıklarımız ve olamadıklarımız demeyin bana hiç çıkamayız zaten hiç batamadığımız bokun içinden.kelimeleri karıştırıp içlerinden sevdiğimiz ve bizi tanımladığını düşündüklerimizi harmanlayıp dilimize dolarken,düşündüklerimiz aslında ifade etmek istediklerimiz mi? yoksa yetilerimiz kadar edebildiklerimiz mi?
sadece bir günde benim gördüklerim ve algılayabildiklerim içinden çıkarabileceğim sebep-sonuç lar belkide bir kitap,kitaplar,kütüphaneler oluşturabilecekken hala oturup tüm bunları beyin fırtınası yapmak peki neden?haddim olmadan "algıda sonsuzluk" diyorum ben buna..mutlaka bazılarınız benimle paylaşacak ve hissedecektir demek istediğim şeyi tecrübe ettiğiniz oranda..paylaşmak varken neden hep bana rab banacılık var sorgusu yapılması gereken bir andayız tamda!
yoruldum yaza yaza çünkü sadece yazmak değil yaptığım, bir günün özetini geçiriyorum kafamdan..biliyorumki yalnız değilim..biliyorumki tek değilim..ve biliyorumki...
dışarda deli yağmur ve burada bakmaya yarayanların üstünde bir beyin fırtınası..
tamda ben bunları yazarken eskilerden bir dost sanki bilircesine bir mesaj yazıyor.ve ona ithafen ekliyorum buraya:ne teksin,ne tek kalacaksın! fakat unutmaki çokluğun içinde tek olmakla,tekilin içinde tek olmak farkındalığı sana bahsettiğim sürünceme..selam olsun!
ve zaman zaman en iyi ile en kötü arasındaki incecik çizgiye basarak yürüdüğümüz zamanlarda düşünüyoruz bazı gerçekleri.sağını,solunu,önünü,arkasını görmek bir an için bile olsa huzursuz ediyor.tuhaf bir sıkıntı doğurduğu gibi birde daha tuhaf duygular ve düşünceler içine sokuyor insanı.çevremdeki insanlar ve onların çevresindeki insanlar ve de onlarında çevresindeki insanlar..kısaca biz,hepimiz..şikayet edilen,şikayet ettiren ve şikayet ettirilen tümlüğün içinde birer esas oğlan ve esas kız rolünde olduğumuzu kabul edip,etmemek arasında bir sırat köprüsündeyiz belkide.bu sefer sağı,solu,önü,arkası daha belirginleştiği zaman kendi tabirimle: "zombileşmek" başlıyor.yani ölüp tekrar dirilmek ve ya ölüp ölü olarak yaşamaya devam etmek.her fasılda bir yara alıp kan kaybetmemek..içinde ödemleşip,yoğunlaşıp dışarı akamayan garip ve iğrenç sıvının rahatsızlığı..kaşarlanma zorunluluğu doğuyor hayatlarımızda ve kimilerimiz buna adapte olamıyor.güpe gündüz bir gece lambası kadar ayyukta bir belirginlikte parlıyor paniklemelerimiz.anlamını bilmediğimiz ve aslında belki bilmemiz bile gerekmeyen arayışların ve sürüncemelerin kavramsal çatışmaları arasında buluyoruz kendimizi.üstüne geldimi birde bu.hadi hayırlı olsun.şahtık sahbaz olduk!!
mecburiyetler ve mecburmiyetler (dil katliamı yaptım evet) savaşında bir taraf seçme lüksü yaratılıp,sunuluyor bizlere.ama unutulan bizlerin bunu isteyip istemediğimiz.hangimiz sahip olduğumuz bizi biz yapan doğumdan gelen şeyleri bilerek geldikki dünyaya? ya da hangimiz ah keşke demedi sahip olduğumuz bazı şeyler için? şimdi birde: ya sahip olmadıklarımız ve olamadıklarımız demeyin bana hiç çıkamayız zaten hiç batamadığımız bokun içinden.kelimeleri karıştırıp içlerinden sevdiğimiz ve bizi tanımladığını düşündüklerimizi harmanlayıp dilimize dolarken,düşündüklerimiz aslında ifade etmek istediklerimiz mi? yoksa yetilerimiz kadar edebildiklerimiz mi?
sadece bir günde benim gördüklerim ve algılayabildiklerim içinden çıkarabileceğim sebep-sonuç lar belkide bir kitap,kitaplar,kütüphaneler oluşturabilecekken hala oturup tüm bunları beyin fırtınası yapmak peki neden?haddim olmadan "algıda sonsuzluk" diyorum ben buna..mutlaka bazılarınız benimle paylaşacak ve hissedecektir demek istediğim şeyi tecrübe ettiğiniz oranda..paylaşmak varken neden hep bana rab banacılık var sorgusu yapılması gereken bir andayız tamda!
yoruldum yaza yaza çünkü sadece yazmak değil yaptığım, bir günün özetini geçiriyorum kafamdan..biliyorumki yalnız değilim..biliyorumki tek değilim..ve biliyorumki...
dışarda deli yağmur ve burada bakmaya yarayanların üstünde bir beyin fırtınası..
tamda ben bunları yazarken eskilerden bir dost sanki bilircesine bir mesaj yazıyor.ve ona ithafen ekliyorum buraya:ne teksin,ne tek kalacaksın! fakat unutmaki çokluğun içinde tek olmakla,tekilin içinde tek olmak farkındalığı sana bahsettiğim sürünceme..selam olsun!
"UMUT"
"umut":
Belki vahiylere inanmak gerek,belki meleklere.belki kadere,belkide sansa.belkide hayatin ta kendisi umut..herkesin ifade sekli ve beklentilerinin ustunde birsey belki.tanimsiz,tarifsiz,seceneksiz onumuze sunulan bir tepsinin gorunmez payesi umut belki..belkide belkilerin ta kendisidir ha? selam olsun...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)